Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler (KOBİ’ler), küreselleşmenin meydana getirdiği rekabet ile ekonomilerin gelişmesi ve korunması bakımından önemli görev üstlenmektedirler. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’ler, istihdamın artmasına, ekonomik büyümenin ve sosyal kalkınmanın oluşturulması ve sürdürülmesine yaptıkları pozitif katkıları ve ekonomideki değişmelere hızlı uyum sağlayabilen esnek üretim yapılarının olması nedeniyle etkili bir rol oynamaktadırlar. KOBİ’lerin bu özellikleri kriz dönemlerinde büyük işletmelere göre faaliyetlerinin devamını kolaylaştırmaktadır.  KOBİ’ler ekonomilerin en etkin bölümünü oluşturmakta, hizmet ve imalat sektörlerinin tüm alanlarında faaliyet göstermektedirler. Ekonomilere etkin katkıları dolayısıyla başta gelişmiş ülkeler olmak üzere bütün ülkeler, KOBİ’lerin ekonomideki yerlerinin korunması için politikalar oluşturmakta ve uygulamaktadır. Ülkemizde de KOBİ’lerimizin rekabet gücünün arttırılması için çeşitli kurumlar tarafından teşvik edilmekte ve çeşitli destek programları oluşturulmaktadır.

KOBİ’ler  küçük  ekonomik birimlerdir ve ilk bakışta tek başlarına ekonomiye etkileri önemsiz görülmektedir. Ancak, ekonominin tamamında sahip oldukları oransal büyüklük, KOBİ'lerin ekonomi ve sosyal yaşam için ne kadar önemli olduklarını göstermektedir.  KOBİ’lerin ülke ekonomilerinde sahip olduğu pay, toplam istihdam, katma değer, yatırım, vergi, ihracat ve krediler içindeki payların da oldukça fazla olduğu görülmektedir. Dünyadaki ülke ekonomilerinde de işletmelerin  % 95–99’unun KOBİ’lerden oluştuğu, istihdamın % 40–80’inin, GSMH’nin % 20–80’inin, yatırımların % 30–60’nın, ihracatın % 10–40’nın KOBİ’ler tarafından sağlandığı tespit edilmektedir. Düşük üretim kapasitesi, sermaye yetersizliği, teknolojik altyapının yetersizliği, esnek hareket kabiliyeti ve zayıf rekabet gücü KOBİ’lerin temel özelliklerdir. TÜİK istatistiklerine göre 2016 yılında Türkiye’deki toplam 2.892.670 işletmenin % 99,6’sını KOBİ'ler oluşturmaktadır. Sanayi sektöründe ise 372.600 firma bulunmaktadır. Bunun; 370.140 adedi KOBİ, 2.460 adedi büyük işletmedir. Bu verilere göre 372.600 sanayi işletmesi firmada 5.296.210 kişi istihdam edilmektedir. KOBİ’ler sanayi istihdamının % 61,5’ini sağladıklarına göre 370.140 KOBİ’de 3.257.170 kişi çalışmaktadır. (www.tuik.gov.tr)

Günümüz ekonomik koşullarının çok hızlı bir şekilde değişip gelişmesi sonucunda ekonomik değerlerde de bir takım farklılaşmalar görülmektedir. İşletmelerin bilanço yapısını da etkileyen bu değişim, işletme bilançolarında maddi olmayan duran varlıklar olarak geçen kalemlerin oranını da değiştirmektedir. İşletme bilançolarından maddi olmayan duran varlıklar arasında bulunan marka değeri giderek önem kazanan bir kalemdir. Marka değeri 1980’li yılların sonlarına doğru, işletme yöneticilerinin ve işletmeleri alacak olan şirket sahiplerinin marka değerinin işletmeye sağladığı değerin parasal karşılığını bilmek ve bu karşılığın ortaya çıkaracağı yararları geliştirmek amacıyla gündeme gelmiştir. Birçok marka değerleme şirketinin konu hakkındaki çalışmaları sonucunda marka değerleme metotları geliştirilmiş olmakla beraber henüz standart bir değerleme metodunun varlığından bahsetmek de bir hayli zordur. Marka değerinin hesaplanmasına yönelik artan ihtiyaç birçok marka değerleme modelini ortaya çıkarmıştır. Şirket satın alma ve birleşme sürecinde ortaya çıkan ilk modeller finansal modeller olarak isimlendirilmektedir. Ortaya konulan bu modeller tüketici duygu ve davranışlarını dikkate almadan marka değerini maddi yapısıyla ölçmeye çalışan modellerdir. Daha sonra ortaya çıkan davranışsal modeller ise tüketicinin bir markayı nasıl algıladığını, markanın tüketici hafızasında neleri çağrıştırdığını, sayısal olarak ortaya konulması zor konuların da marka değerini belirlerken dikkate alındığı modellerdir. Zaman içerisinde marka değerinin öneminin artması sonucu birçok marka değerleme şirketi ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak Interbrand, Brandfinance gibi dünya genelinde küresel tanınmışlığa sahip marka değerleme şirketleri zamanla kendilerine has marka değerleme yöntemleri geliştirmişlerdir.   Türkiye’de marka değerleme çalışmaları yaygın bir şekilde yapılmamakla beraber bu çalışmaların gerekliliği zaman geçtikçe hissedilecektir.

Marka değeri ile firma değeri arasında bağlantı gün geçtikçe güçlenmektedir. Ambler (2003) marka değerinin firma piyasa değerinin %18’i ile %68’ini belirlediğini ifade etmektedir. Ballow vd. (2004)’nin bulguları S&P 500 firmaların varlıklarının muhasebe  değerlerinin 1980’de piyasa değerlerinin %80’ini açıklamakta olduğunu, bu oranın 2002’de %25’e düştüğünü göstermektedir. Fehle vd. (2008) ise marka değerlerinin geleneksel varlık değerleme yöntemleriyle fiyatlanamayan gizli değerler olduğunun altını çizmektedir. Bu çerçevede, işletme yöneticilerinin temel amaçları olan firma değerini maksimize etmede marka değerinin etkisini anlamaları, firma faaliyeteri/yatırımları ile ilgili kararlarının marka değerine etkisini dikkate almaları büyük önem arzetmedir.  Pergelova ve Angola-Ruiz (2014) firmaların rekabetçi üstünlük sağlayabilmelerinin innovasyon ve lisanslamaya, pazarlamaya ve üstün insan kaynaklarına yatırım yapabilmelerine bağlı olduğunu ifade etmekte, küçük ölçekli firmalara sağlanan devlet desteklerinin bu çerçevedeki önemini vurgulamaktadır.